21 Kasım 2011 Pazartesi

Hollanda, süet botlar ve Zadig & Voltaire...

Taşınma ve yeni bir hayata başlama telaşı derken uzunca bir zamandır yazamadığım sevgili bloğuma kaldığım yerden devam ediyorum. Hayat çok tuhaf. En son blog yazımı İstanbul'daki evimde yazmıştım. Nişantaşında davetli olduğum bir lansman sonrası Beymen'e uğrayıp indirimden bir Tory Burch botla bir Jimmy Choo ayakkabı düşürdüğüm müstesna bir günün sonrasıydı. Bir fiyatına iki almış olmaktan ötürü çok keyifliydim. Bana eşlik eden kahvemle Tommy Hilfiger'ın yeni sezonunun ne kadar güzel olduğunu yazmıştım. Bugünse Hollanda'daki yeni evimdeyim. Evimin penceresinden altın sarısı sonbahar tonları. Hava puslu. Ama yine kahvem var. Hatta daha havalı bir kahve makinem de var. Ve o gün o yazıyı yazarken bugün burada olacağımı hayal bile edemezdim. Dedim ya hayat çok tuhaf. İstanbul şimdilik beni beklerken ben Avrupadaki yeni hayatımın tadını çıkarmaya başladım bile. Avrupa diyorum lakin Hollanda konum olarak her yere çok yakın. Paris'e trenle 2,5, Belçika'ya 1 saat. Almanya zaten komşu kapısı. Londra uçakla bir saat. Benim gibi gezmeyi seven birisi için bulunmaz nimet.Yanlız baştan anlaşalım. Buralardan yazacağım yazılarımın konusunu ağırlıklı modanın, trendlerin, tasarımcıların oluşturmayacağını söyleyebilirim. Herhalde farketmişsinizdir ki ünü kainata yayılmış Hollandalı bir tasarımcı henüz dünyaya gelmedi. Cefakar Hollandalı kadınlar en az 3 çocuk- biri kesin bebek olmak kaydıyla, hayat, geçim derdi üçgeni arasında ve bütün bunları yaz kış bisiklet üzerinde yaparken, elbette ki göze hoş görünmekten ziyade konforu ve pratikliği ön planda tutuyorlar. Ayrıca şık olup olmamayı dert de etmiyorlar. Buna çok kafa yorduklarını hiç sanmıyorum. Hatta nerdeyse anlamsız buluyorlar bile diyebilirim. Bir çantaya ya da ayakkabıya deli paralar vermek kesinlikle onlara göre değil. Hem kıyafetlerde hem de ayakkabılarda bisiklete uygun (bisiklet olmasa da tren-metro-yürümek...vs) bir moda anlayışı hüküm sürmekte. Genellikle tayt üzeri tunik durumları var. Tunikler de mümkünse en desenlisinden. Çiçek ya da geometrik desen tercih ediliyor. Tayt beyaz da olabiliyor ve genellikle de oluyor. Niyeyse beyaz pantolon ve tayt pek seviliyor. Ama üstü tunik olmak şartıyla. Gelelim ayakkabılara. Ayakkabılara hiç girmesek iyiydi ama madem girdik söyleyeyim. Az topuğun ve rahatlığın ön planda olduğu bilimum botlar ve çizmeler hüküm sürmekte. Bir süettir gidiyor nedense. Ve bu kadar çok yağışın olduğu bir memlekette neden süet bu kadar yaygındır anlayan beri gelsin. Bu arada zevkli şeyler satan dükkan sayısı yok denecek kadar az. Onlar da dediğim gibi talebe yönelik stok yaptıkları için, talep de tayt ve popoyu örten bilmium olduğu için durum böyle oluyor. Bu arada size Hollandalı kadınların bisiklet üzerinde biri önde diğeri arkada olmak üzere iki çocuk taşırken aynı zamanda hava yağmurluysa bir elde şemsiye tutup, diğer elde de telefonda mesaj yazabildiklerini söylemiş miydim? Konumuza dönelim. Kıyafet olayı böyle. Hal böyle olunca ver elini komşu ülkeler. O zaman bu vesileyle size son takıntı markamı tanıtmak isterim. Zadig and Voltaire. Made in France. Marka ünlü manken Erin Wasson'un el atmasıyla daha da bir tanınır hale gelmiş ama bana soracak olursanız ve girip dükkandan iki şey almaya para ayırdıysanız her ikisi de kaşmir olsun derim. Benim favorim Paris'te Le Marais'deki dükkanları. Saint Germain'deki de fena değil. Hem gitmişken Cafe Le Fleur'e de takılma opsiyonu var. Tabii La Fayette markanın önemli kalelerinden biri ve iyi bir indirime de rastlarsanız çok şahane olabilir. Benim gittiğim hafta indirim vardı ve ben maalesef bunu farketmezden önce indirim olmayan mağazasından alacaklarımı almıştım. Markanın en önemli deseni ve biraz da simgesi kelebek ve keza kelebek üzeri kurukafa. Kelebek kanatlarına bakınca hafif kurukafa görmüş gibi bir hissiyatı var. Direkt kurukafalar da var tabii ama alana mani olmayalım. Markanın güzelliği işlemelerindeki ışıltısı ve kaşmirin inceliği ve hafifliği. Bir hırkanın bu kadar ince olup, çantada az yer kaplayıp buna rağmen nasıl sizi ısıtabildiğine şaşırıp kalacaksınız. Bir çok tişört ve ceket işlemeli. Bakınız bu sayfadaki işlemeli ceket ve kollarinin yamaları işlemeli kaşmir kazak. Ceketin fiyatı 435 euro. Esasen kendisi ceket bile değil. Hırka. Çok asap bozucu. İndirime de girmiyor. Bir de benim için bir markada çok önemli bir ayrıntı var ki o da fazla düzgün ve özenilmiş bir görüntü sergilememesi. Benim galiba fazla düzgün görüntüye allerjim var. Yeni aldığınız bir kaşmirde yıllardır giyilmiş havası olabiliyor. Dolayısıyla ilk giydiğinide kimse farketmiyor. (Ki bu da benim için çok makbüldür) Fransa'ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Ya da internetten bakın. Kaşmir düşkünleri kaçırmasınlar derim. Bu arada şaka maka çok ciddi çanta ve aksesuar koleksiyonları da var. Hollanda'da yaşayan çok sevgili Zadig and Voltaire meraklıları ne yapacak peki? Hemen cevaplıyoruz: Beijenkorf'a koşacaklar. Ancak çok da heyecanlandırmak istemem. Orada bulacağınız zaten çok kısıtlı Z&V koleksiyonunun toplam Zadig and Voltaire koleksiyonu içindeki en olmayacak parçaları olduğundan emin olabilirsiniz. :) Denemesi bedava. Türkiye mi? Olsa olsa Beymen'de olur. Daha da bir yerde olmaz. Ah Beymen ahhhhh....Haftaya Londra ve Liverpool beni bekler. Bakalım dönüşte size oralardan neler anlatacağım neler. Görüşmek üzere ya da flamanca şekliyle Tot Ziens....

22 Şubat 2011 Salı

Tommy Hillfiger yeni sezon bir harika...

Bu aralar yolunuzu Tommy Hilfiger mağazasına düşürmenizi öneriyorum. Yeni koleksiyon bir harika. Yaz mevsimini çok sevmeyen ben bile rengarenk kanvasları görünce bayıldım. Mavinin, yeşilin, sarının, pembenin birden fazla tonunu bulmak mümkün. Ben gök mavisi bir keten pantolon tespit ettim. Onu alacağım. Hani eskiden ilkokulda renkli tebeşirlerimiz vardı ya, aynı o tonlarda.. Bahar renkleri. Muhteşem.

Mağazalarda, dergilerde ya da internet sitesine girerseniz fark etmişsinizdir ki bir Hillfiger Ailesi konseptidir gidiyor. Bu sayfada fotoğrafını da bulabilirsiniz. Benim ailede favorim anneanne. Yaşlanınca onun gibi görünsem daha ne isterim acaba? Diğer favorim de ailenin köpeği. Bakınız en önde yatıyor. Vermek istedikleri mesaj da sanıyorum markanın her yaşa hitap ediyor olması ki gerçekten de öyle. Annemle birlikte ortak birşeyler bulabildiğimiz nadir mağazalardan biri Tommy Hillfiger.

Blazer delisi bir insan olarak algıda seçicilik olsa gerek, hemen gözüm blazer’lara kayıyor. E ne de olsa yeni sezonun hafif bir yat kulübü havası da yok değil. Harika bir blazer var, dore düğmeli. Kumaşının ne kadar iyi olduğunu daha baktığınızda anlıyorsunuz. Buna ek olarak çok hoş çizgili ceketler de var. Blazer’da değişik sürpriz kumaşlar kullanılmış. Beyaz pantolonlarla muhteşem bir kombin oluyor. Bir de armalı beyaz bir ceketi var ki bu üçlüden birini mutlaka edinmek lazım diyorum. Tam da bir dolapta olması gereken bir üçlü. Bir siyah ya da lacivert blazer, lacivert üzerine beyaz çizgili ceket ve düz beyaz ceket.

Militer ceketler ve parkalar yine var. Farkındaysanız moda dergilerinde de hala çokça militer esintisi devam ediyor. Parka zaten klasikler arasında yerini aldı bile. Ben favorilerimi sizler için bu sayfaya koydum. Nora Parka. Çok güzel detayları var. Yeşilin iki tonunu kullanmışlar. İşlemeli düğme ilikleri var. Öğrenci tarzı hırkaları da es geçmeyin sakın. Bahar hırka zamanıdır. College tarzını yaratmakta en başarılı markalardan biri bence TH. Zaten havaların bu gidişiyle palto giymek de hayal olduğuna göre. Bu hırkalar en güzel boyfriend jeanlerle yakışıyor. Ben boyfriend jeanleri kendime pek yakıştıramadığım için kısa paçalı pantolonlarla, skinny jeanlerle ya da taytlarla giymeyi tercih ediyorum. Artık tercih sizin.


Çizgili penyelere (ki hala modası geçmedi ve bana göre geçmeyecek de) mutlaka dikkatinizi çekmek isterim. Bir de aslında basic tişörtleri var TH’ın. Belki çok ortalıkta durmaz ama sorarsanız kesinlikle gösterirler. Bana göre beyaz penye tişörtte kumaş ve duruş çok önemlidir. Her iki açıdan da TH’ın basic tişörtleri geçer not alıyor. Dokunup kendiniz karar verin.
Kısacası Tommy Hillfiger yeni sezonda kolejli ve kulüplü tarz beklentilerini yakalayarak spor tarzı sofistike bir görünümle birleştirmeyi yine başarmış. Leopar desen mi dediniz? Ha ondan burada yok maalesef :)








30 Ocak 2011 Pazar

Mantar panom ve Lady Diana

Odamda mantar bir panom var. Beğendiğim ne varsa üzerine yapıştırıyorum. Sezondan beğendiğim parçalar, almayı planladığım ya da hayal ettiğim (bazıları fiyatları sebebiyle ancak hayallerde kalabiliyor) ürünler, stillerini beğendiğim hanımlar ki bunlara stil ikonu deniliyor …vb. Hatta yemek tarifleri falan bile var. En son Glamour dergisinde sağlıklı yemek önerileri vardı. Onları da yapıştırdım. Hani bir adet kek ve kahve kaç kaloridir ve onun yerine sağlıklı ne yerseniz hem daha çok yemek yemiş olursunuz hem de karınınız doymuş olur gibi öneriler. Ben gerçi yemekle ilgili pek yazmıyorum ama gerçekten de bir adet cafe keki ve latte yerine bir adet yumurta, iki dilim ekmek, bir kase yoğurt (hem de üzerine bir kaşık balla), yanına yarım greyfurt ve yine yağsız sütlü kahve eşdeğermiş. Bence denemeye değer. Ben denedim. Pek de güzel doyuruyor.

Karnımızı doyuranlardan gelelim ruhumuzu doyuranlara. Stillerini beğendiklerim arasında Kate Moss, Olivia Palermo, Lady Diana ve Jacqueline Kennedy Onassis’i sayabiliriz ki panomda kendilerine rastlayabilirsiniz. Biraz eskiler, biraz yeniler, aslında bana göre zamansız olan tarzlar. Lady Diana’nın gelinlikli bir resmi var panomda çünkü hala o gelinliğin gördüğüm en muhteşem gelinliklerden biri olduğunu düşünüyorum. Çok da basit bir modeli olmasına rağmen. Tarzını beğenmek derken Diana’nın evliliğinin ilk zamanlarındaki ya da oğullarının doğduğu zamandaki stilinden bahsetmiyorum. Esasen eşiyle arasının bozulduğu döneme dair olan stili çok daha hoş. Sanırım kendisini ve stilini en çok bulduğu/bulmaya başladığı zamanlar. Ya da belki saray terzilerinden kopup dünyaca ünlü modacılarla tanışmaya başladığı zamanlar. Bu saray terzilerini de anlamak mümkün değil. Tamam, anlıyorum, eminim kumaşları falan çok iyidir ama ne o tayyörler öyle ya. Kadını nasıl kötü giydirmişler, göz var izan var. Hiç mi dışarıya bakmazsınız? Diana’ya ait ünlü safir ve pırlanta yüzüğün şu anda Diana yaşasaydı gelini olacak olan Kate Middleton’ın parmağında olduğunu sanırım artık bilmeyen kalmadı. Bence muhteşem bir yüzük. Zamanında Garrard isimli bir mücevherci tarafından yapılmış. Diana taktıktan sonra yüzüğün modeli Diana’nın adıyla anılmış. O zamanki değeri 28.000 poundmuş. Bildiğim kadarıyla yüzük Diana’ya özel yapılmamış. Diana mücevherciden bu yüzüğü kendisi seçmiş.

Gelelim beğendiğim sezon parçalarına. Ben deri sever bir insanım. Oldum olası sevmişimdir ama derinin giymesi inanılmaz riskli bir materyal olduğunu da söylemem lazım. Çünkü birlikte kombinleyeceğiniz alt ve üstten tutun da saçınızın şekline ve makyajınıza kadar ince bir sınır vardır basit ve şık görünmek arasında. Birini bile azıcık dahi kaçıracak olursanız vay halinize. Bana göre bu sezonda ve aslında her kış sezonunda en güzel parçalardan biri deri pantolon ve etekler. Ve hatta mümkünse camel rengi olanları. Beymen’de güzel bir camel tonunda etek gördüm. Gucci’de hoş bir pantolon var ama fiyatına bakmaya korkuyorum. Siz siz olun deriyi mümkün olduğunca sade parçalarla kombinlemeye çalışın. Mesela deri etek giyiyorsanız üstünüze tek renk bir gömlek ya da bluz giyip,(tercihen beyaz ya da krem) saçınızı da at kuyruğu falan yapın. Sakın ha sakın da kırmızı ruj sürmeye falan da kalkmayın. Bence her kadının dolabında bir adet siyah deri etek olmalıdır. Şarttır.

Çok beğendiğim çanta markalarından biri de Mulberry’dir. Panomda en az üç adet Mulberry Alexa çanta fotosu var. Mor olanı muhteşem. Özellikle üç tane birden koydum ki birisi bir gün benim olsun diye J Uzun saplı büyükçe bir çanta. Siz de benim gibi çantasına ne bulursa koyan bir insansanız bu çanta ideal. Üstelik hem omuza asılabiliyor hem de kısa sapından taşınabiliyor. Aman ne olur kolları büküp taşımayın bu çantayı. Bu çanta olmaz. Çanta derken Chanel’den bahsetmeden geçmek olmaz. Bu mesela benim için şimdilik hayal klasmanında. Sadece fiyatından dolayı değil, kullanım sıklığından da dolayı. Malum küçük bir çanta. Öyle her yere haldır haldır taşıyabileceğiniz bir çanta değil. Fiyatından dolayı tam olarak alalım bulunsun gibi bir durumu da yok. Ama kot üzeri tweed ceketlerle de öyle bir güzel duruyor ki, ne diyeceğimi bilemiyorum. Bana göre bir şey aldığınız zaman gece gündüz çok fark etmeden maksimumda giyebilmeniz lazım. Bu tam öyle değil. En azından benim için çantasında fotoğraf makinesinden, telefon şarjına ve şemsiyeye kadar her bir şeyini yanında taşıyanlar için. Neyse, bakacağız artık.

Haydi hanımlar, bir sonraki yazıda görüşmek üzereeee.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yaşasın Sohbahar Geldi!

Nihayet sonbahar geldi. En sevdiğim mevsim. Herkes nedense yazı pek bir sever. Ben sevmem. Ne çiçek desenlerini severim, ne geometrik desenleri ne de sıcağı. Yaz gelince ortalık çiçek desenli elbise kaynar. Sanki giyecek başka hiçbir şey yokmuş gibi. Bir de mantar topuklar var tabii. Yazın üniforması sanki. Brozlaşma telaşı da cabası. Oysa sonbahar öyle mi ya. Kestane mevsimi. Atkı ve fular mevsimi, trençkot mevsimi. Yaşasın! Mandalina da çıkar şimdi. Bazen diyorum gidip Londra'da falan mı yaşasam. Neredeyse 12 ay sonbahar tadında.

Bu ayki moda dergilerine ya da vitrinlere bakarsanız resmen yazın kapandığını anlarsınız. Tüm dergiler ve vitrinler bizi sonbahar-kış alışverişi yapmaya zorluyor. Ben kendi adıma yeni sezonda neleri sevdiğimi neleri sevmediğimi yazacağım önümüzdeki bir iki yazımda. Ve de tabii ki alışveriş listemi.

Bunlara başlamadan önce çok kısa bir Hakan Yıldırım'dan bahsetmek isterim. Daha doğrusu bugün Koton'un vitrininde gördüğüm güzel siyah elbiseden. Maalesef foto koyamıyorum. Çünkü Koton mağazası Hakan Yıldırım gibi harika bir modacıyla bir anlaşma yapmış, kendi adına kıyafet ürettirmiş ve bunu sitesinde yayınlamıyor. Pes diyorum Koton size. Lütfen gidip Koton için Hakan Yıldırım'ın tasarladığı harika küçük siyah elbiseye bakar mısınız. Bu ayki Elle dergisinin Amerika versiyonu Hakan Yıldırım'dan ziyadesiyle bahsetmiş. Kendisini çok seviyoruz ve Koton'u da bu sofistike işbirliğinden dolayı kutluyoruz. Ulaşılabilir lüks adına çok vizyonlu bir hareket olmuş.
Gelelim sezon'un alınması lazım parçalarına. Birincil olay renk. Camel rengi. Mutlaka bu tonlarda (karamel olabilir, krem rengi olabilir, viski rengi, konyak rengi, artık ne derseniz) bir şeyleriniz olmalı. En anlamlısı palto olabilir. Ama lütfen atlamayın. Yani geçen sene kendinize güzel bir palto aldıysanız sırf bu sezon moda diye gidip bir tane daha almanın anlamı var mı? Ama mesela ben geçen sene almadım. Ondan dolayı bu sene almaya hakkım var. :) İş ki rüya paltoyu bulabilelim. Birincisi karamel rengi olacak, ikincisi ince olacak, yumuşacık olacak, belden kuşaklı olacak. Tüm moda dergileri bu tip bir palto için istikameti Escada olarak gösteriyor. Bakacağız. Bu konuya daha sonra ayrıntılı değineceğim.

Bu rengi hemen paltoyla sınırlamayalım. Ben kendi adıma bu renklerde bir deri etek ya da pantolon da düşlüyorum. Ya da bol paçalı bir kumaş pantolonla kombinlenmiş ipek gömlek. Bakınız fotolar. (Birinci pantolonu es geçelim lütfen) Çok merak eden varsa görüntüler Chloe defilesinden. Aynı tonda gömlekle kombinleyince ne kadar şık durduğuna dikkatinizi çekerim.

Aynı gömleği güzel bir kot pantolon ve tüvit bir ceketle de hayal eder misiniz. Ettiniz mi? Çok güzel olmadı mı? Camel rengin birlikte çok çık durduğu ikinci renk de bence kırmızıdır. Aklınızda bulunsun. Altına da loafer ayakkabı. Zaten şimdi tam da o konuya geldik.
İkinci almak istediğim parça Prada'dan loafer ayakkabı. İster düz, okul yıllarındaki gibi, isterseniz de topuklu bir loafer bence sonhabarın en önemli parçasıdır. Bakınız aşağıda. Ama korkmayın. Mavi falan almaya kalkmayacağım. Düz derseniz Tod's bu sezon çıkarmış. Çok şık ve klasik bence. Ancak düz bir loafer'ı giymek çok kolay değildir. Neyle, nasıl giyeceğiniz sizi çok şık da gösterebilir, tam tersi de. Benim önerim biraz kısa paçalı pantolonlarla ya da mini etek ceketlerle giymeniz yönünde olurdu.

Dergilerde bolca sezonun hit kumaşlarının deri ve dantel olduğu yazıyor. Aman diyim, siz siz olun hit parçalar diye hepsini bir arada giymeye kalkmayın. Çok korkuyorum. :) Başka bir sezon anahtar deseni ise leopar. Hele bunu da işin içine katan olursa ne yaparız bilemiyorum. Ben maalesef leopar desenin hiçbir türlüsünü kendime yakıştıramıyorum. Güzelce, basit görünmeden kıyafetinizin bir yerlerine katabiliyorsanız bu deseni, sizi tutmak istemem. Ama demedi demeyin sonra. Bir de militer modası çıktı ki, o daha az korkutucu. Militer pantalonları asker botlarıyla giymeye falan kalkmazsanız idare ederiz.
Bu yazıda son olarak bir siyah pantolon tavsiyem olacak sizlere. GAP'in Black Magic siyah pantolon serisi. Ben bayıldım. Tam da ofiste giyecek adam gibi bir siyah pantolon lazım derken karşıma bu seri çıktı. Size şiddetle True Straight'i tavisye ediyorum. Ama bir sürü farklı kesimi var. Siyah pantolona ihtiyacınız varsa gidip deneyin mutlaka.

Sonbahar yazılarının ikinci kısmında görüşmek üzere. Daha neler yazacağım neler...

27 Temmuz 2010 Salı

New York Yazıları - II

Bu yazıyı okumadan önce "New York Yazıları I" i okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Bir önceki yazımda Proenza Schouler'dan bahsetmiştim. Şimdi de Halston Heritage'tan bahsetmek zamanı geldi. Bu markayı bir film meşhur etti dersem abartmış olmam diye düşünüyorum. Sex and the City 2 filmini herhalde seyretmeyen kalmadı. Efendim filmde Sarah Jessica Parker aynı markadan 3 elbise giyiyor. Aşağıdaki fotoları görünce hemen hatırlayacaksınız. Elbiseler hoş ancak benim NY’da olduğum haftalarda hiçbir yerlerde yoktu. Sadece bir iki mağaza online satıyordu. Hala da öyle. Bergdorf Goodman ve Saks’ta online satış var. Ama her ülkeye satış olmayabiliyor. Kontrol etmeniz lazım. En güzeli Amerika’da arkadaşınız varsa onun evine yollayıp, tatilde Türkiye’ye getirmesini sağlamak ki ben aşağıda gördüğünüz mavi elbise için aynısını yaptım. Halston da bir Amerikan markası.



Bianca Jagger ve Anjelica Houston’un tarzlarından esinlenerek yaptıkları koleksiyonları büyük beğeni kazandı. Bu elbiseleri “timeless” yani “zamansız” olarak tarif ediliyor ki bence doğruluk payı var. Hafif ve feminen. Giydiğinizde, teninize dokunduğunda prenses hissi veren elbiseler. Giydiğinizde vücuda prenses hissi veren elbiseler çok önemli. Aslında dikkat edin, genellikle öyle elbiselerle kendinizi daha rahat, güzel ve kadın hissediyorsunuz. Stella Mc Cartney ve Diane von Fürstenberg’in elbiseleri de benzer hisleri yaratırlar. Ben kıyafet alırken kumaşına çok dikkat ederim. Tişört bile alırken böyle yumuşacık, dökümlü olması önemli. Tenimiz en iyi kumaşları haketmiyor mu sizce. Saçınıza en iyi şampuanı, cildinize en iyi kremi sürüyorsunuz. O zaman teninize değenin de en iyi hissi veren kumaş olması gerekmez mi?

Bu hissiyatı veren bir minik marka daha söyleyeceğim size. Young, Fabulous and Broke. Saks Fifth Avenue’da rastladım ama online satışta da bulabilirsiniz. Kumaşlara dokunduğunuz ya da giydiğiniz anda zaten alasınız geliyor. Bu kadar hafif, bu kadar yumuşak bir pamuklu kumaş çok nadir gördüm. Bu anlamda online satışta bu hissi kaçırabilirsiniz. www.yfbclothing.com. ve www.revolveclothing.com’a göz atabilirsiniz. Batik sevenler için de iyi bir marka. Bol bol batik temalı hırkaları, elbiseleri var. Ama ben yine kumaşı diyorum. Bir harika.



Amerika'ya gidecekler için de bir adet ucuz kaçış noktası önermek isterim. Ann Taylor Loft. Sanırım hayatımda en rahat ettiğim kotumu oradan ve 30 dolara almış olabilirim. 10 dolara harika atletler, üzerinde değişik detaylar olan yine atlet ve kolsuz bluzlar var yaz için. Herbirinin fiyatı 30 doları geçmiyor. Hele ben gittiğimde indirim vardı. Dünya kadar tişört aldım ve çok komik bir para ödeyip çıktım. Üstelik üzerindeki boncuk, fırfır gibi detayları ters çıkarıp yıkadığınızda asla bozulmuyor.

Bir çok sevdiğim markayı da anmadan geçemeyeceğim. Anthropologie. Buraları bilenlerin mutlaka bildiği bir markadır. Enteresan bir dükkan. İçinde yatak çarşafı da var, hırka da, abajur da var, trençkotta. Benim ne kadar trençkot meraklısı olduğunu arkadaşlarımdan bilmeyen kalmadı sanırım. Yine kısa bir trançkot kaptım oradan. Bakınız fotoya. Tam görülmemekle birlikte yakasında çok özel bir işleme var.


Hangi fotoyu koyacağımı şaşırdım dükkandan. Siz ilgilenirseniz lütfen siteyi inceleyin. Kendinizden geçeceksiniz detaylara. Eğer siz de benim gibi kıyafetin üzerindeki ince(!) detaylara meraklıysanız Anthropologie tam size göre. Dikkarinizi çekerim, ince detay dedim. Bağıran detay demedim. Öyle bir ince detaydır ki o, ancak giyince, ya da yakından incelediğinizde anlarsınız. Ya da uzaktan bakarsınız, “bu kıyafet ne kadar güzel duruyor, allah allah, bir numara da yok aslında” diye düşünürsünüz. Sonra anlarsınız ki o numara kesimindedir mesela ya da bir yerinde farketdilmeyecek kadar ufak bir hoşluk vardır. İşte öyle bir şey.

17 Temmuz 2010 Cumartesi





New York Yazıları - I




Geçen hafta New York’taydım. Dünyada en çok sevdiğim şehir. Yakın arkadaşım Ayça’da kalmaya gittim. Ayça’nın kocası Rauf da İstanbul’a benim kocamın yanına geldi. Bir nevi değiş tokuş yaptık diyebiliriz. Birbirlerini özleyen dostların buluşması. Ayça çalıştığı için hafta içi tek başımaydım. Neler yapmadım ki? Sizlere bol bol new york izlenimleri getirdim.

İşe ilk ojelerle başlamam lazım lakin sanırım bütün New York bir oje çılgınlığına kapılmış durumda. Hani bir de tırmakların üzerine yapılan çiçekler, böcekler var ki; ben hiç sevemedim o işleri; NY’da çok ama çok gözde. En bir moda olan renk açık mavi. Hani bildiğiniz gökyüzü rengi badana mavisi. Sephora’larda bulmak ne mümkün. Ne OPI’de ne de başka markalarda bulmak imkansız. Bir başka tükenen renk ise tuhaf pardesü rengi bir renk. Hani sütlü kahve gibi. OPI ojelerde renklerin rakamlı kodları yoktur, onun yerine her bir renge isim vermişlerdir. Bu sütlü kahve tonun adı: Queen of eveything. Bir de benim aldığım daha ten rengi bir oje vardı ki onun adı daha tuhaf: Nofat soy half caff. Neyse efendim bendeniz bu açık mavi rengi hiçbir şeyden geri kalmamak adına tabii ki denedim. Sonuç negatif. Sakın girişmeyin. Hele mat tonlarına. Bu arada özellikle bir mavi, mor, lacivert tonları durumu var New York’ta. Ya da en masumundan çingene pembesi ya da turuncu. Kırmızı kimsede görmedim. Bir itirafta bulunmak gerekirse kendime bir de metalik mavi-yeşil karışımı oje aldım. Yine OPI’den. Bunun da renk kodunu söylemem lazım size: Skinny jeans. Henüz kendime sürmek nasip olmadı. Kızım sürdü. Artık tatile nasip diyelim. Lakin ofiste mavi-yeşil bir ojeyle dolaşmak kariyere neler yapabilir bilinmez. Siz siz olun, ofiste nötr renklerden şaşmayın derim. Ojelere son noktayı yine Chanel koymuş. 2010 sonbahar makyaj koleksiyonu benim orada olduğum hafta çıktı. Tonun adı Paradoxal. Fotoğraftaki ton. Yalnız elinizi çabuk tutmanız lazım. Lakin kendisi limited edition. Yani sezon bitti mi bulmanız çok zor. Ve yine bir dörtlü göz farı var ki inanılmaz bir renk kombinasyonu. En azından bir denemenizi öneririm. Les 4 ombres’in Enigma renk tonu. Ben aldım valla. Onu da mutlaka ve mutlaka mürdüm tonlarında kalem ve rimelle kombinlemeyi deneyin. Bir yerde görürseniz mızmızlanmayıp hemen alın. Sonra üzülürsünüz.


Harika bir sonbahar rengi. Ben dayanamadım şimdiden sürdüm. Özellikle ayaklarda çok güzel duruyor. Bir de güneş ışığında. Chanel ojelerin özelliği içinde sarı yansımalar olduğu için hem diğer ojelerden parlak durur hem de güneşte çok hoş renk alır. Tavsiye ediyorum.

Proenza Schouler :

Proenza Schouler ‘ı Türkiye’de fazla kişi bilmiyor. Burada mağazaları yok ve belki çok sınırlı bir koleksiyonu varsa Harvey Nichols’da vardır ama ben görmedim. Amerikalı bir marka. Lazaro Hernandez ve Jack McCollough tarafından 2002’de kurulmuş. İkili Parson’s School of Design’da okurken tanışmışlar. Michael Kors ve Marc Jacobs’ın yanında staj yapmışlar. Allah herkese öyle stajlar nasip etse. Neyse efendim 2004’te yeni yeteneklere verilen Vogue Fashion Award’u kazanıyorlar ve bunula birlikte 200.000 dolar para ve en önemlisi Burberry’nin CEO’su Rose Marie Bravo’dan da mentorluk hak ediyorlar. Ondan sonrasını kısaca yürü ya kulum diye özetleyebiliriz. Amerika’da Bergdorf Goodman, Saks Fifth Avenue ve Barnies’de bunun yanı sıra Soho’da bir iki küçük butikte koleksiyonları bulmak mümkün.

Twilight’ın yıldızı Kristen Stewart’ın bir galada giydiği kıyafeti hatırlayanlarınız olabilir. Fotoğrafta gördüğünüz Ayça’nın deyimiyle “Maldiv balığı” görüntüsü Proenza’nın 2010 bahar koleksiyonunda sıkça kullanılmış. Eteklerde, elbiselerde, tişörtlerde ve trikolarda. Ancak kendilerine rastlamak pek mümkün olmadı. NY’a vardığımda yaptığım ilk iş google’a Proenza yazıp adresini aramak oldu. Soho civarlarında bir adres buldum. O sabah da ne tesadüftür ki Balthazar’a kahvaltıya gidiyordum. Harika ve keyifli bir kahvaltı sonrası misyonumu gerçekleştirmek üzere yola çıktım. Bu arada NY’a gidecekler varsa Balthazar’ı kahvaltı için öneririm. Gerçi ilk öneren de ben değilimdir muhtemelen. Her giden orayı önerir. Ancak kahvaltısı oradan çok daha iyi bir yer keşfettim bu sefer. Bistro Bagatelle. Meatpacking District’te. Fransız mutfağı. Bence oraya da gidin. Özellikle özenle seçilmiş Fransız aksanlı garsonlarını da görmek isterseniz. :)


Konuyu dağıtmadan Proenza’ya geri dönelim. Verilen adreste soluğu aldım ve fakat bu adres bir mağazaya ait değildi. Bir apartmandı. Ve gerçekten de zillerden birinin üzerinde Proenza yazıyordu. Hayırdır inşallah diyerek zile bastım. Eskiden Nişantaşı’ndaki DKNY’ın karşısındaki apartmanın içinde de bir katı vardı ya, belki öyle bir yerdir dedim. Asansörle yukarıya çıktım. Asansörün kapısı açıldığında kendimi Proenza Schouler’ın ofisinde buldum. Rüya gibi. Sekreter kız “yardımcı olabilir miyim” diye sorduğunda ben de saf saf google’ladığımı ve adresin burası çıktığını söyledim. Tahmin edebileceğiniz gibi adres yanlışmış. Orası kendilerinin ofisleri ve koleksiyonlarını tanıttıkları atölyeleriymiş. İçerisi inanılmaz güzeldi. Binlerde askı, üzerlerince binlerce Proenza tasarımı oradan bana bakıyordu ve ben onların yanına gidemiyordum. Hani "Şeytan Marka Giyer" filminde Meryl Streep bir sahnede ünlü bir tasarımcının atölyesine yeni koleksiyonu görmeye gider ya; işte öyle bir yer. Bu arada filmde Streep’in canlandırdığı karakterin gerçekte Anna Wintour olduğu söyleniyor. Yani Amerika Vogue’un meşhur Chief Editörü. Kendisine Nuclear Wintor da deniliyormuş. Bizim Proenza’nın ortaklarından Lazaro, 21 yaşındayken Anna Wintoru’la aynı uçağa binmiş. Yanında da annesi varmış. Annesine “Anne inanamıyorum, Anna Wintour’la aynı uçaktayız” demiş. Annesi de doğal olarak o taraklarda hiç bezi olmayan bir kadıncağız olarak “O da kim demiş” “Ne heyecanlanıyorsun. Sadece bir insan. Git konuş ne konuşacaksan” demiş. Ama bizimki konuşamamış tabii ki ama bir peçeteye kendisinin modaya olan aşkından ve kendisine olan hayranlığından bahseden bir şeyler yazmış ve hostesle yollamış. İki hafta sonra Michael Kors’tan bir telefon almış. “Anna Wintour burada çalışmaya uygun olabileceğinizi düşünüyor” diye. Böylelikle staja başlamış. Neyse ofislerine dönecek olursak kendimi yerlere atıp ağlayasım geldi içeriye alsınlar diye ama kızcağız bana koleksiyonun satıldığı mağazaların adreslerini vererek beni kibarca kapı dışarı etti. Çok güzel bir 10 dakikaydı. Kapı dışarı çıkınca koleksiyonun satıldığı her neresi varsa santim santim dolaştım ama meğersem bizim maldiv balığı tişört, bluz ve her ne kadar türevi varsa sezonun başında çıkar çıkmaz satılmış ve bitmiş. Velhasılı kelam Proenza’dan hiç bir şey alamadan geldim. Darısı bir sonraki tatile inşallah.

23 Nisan 2010 Cuma

Ofiste neler giyelim...

Ofis giyimi için gardrobunuzda bulunması gereken kıyafetler nelerdir? Çalışan hanımların zihinlerini en çok meşgul eden konulardan biridir. Bu noktada Coco Chanel'in benim de çok beğendiğim bir sözünü hatırlatmak isterim. "Yapmanız gereken en doğru şey eksiltmektir" Ne kadar az ve seçkin parça, o kadar albeni ve şıklık. (Bu ayki Marie Claire'de Coco'nun izinde adlı bir yazı var, mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum)Burada tabii ki çalıştığınız işyerinin nasıl bir giyim tarzına müsaade ettiği de çok önemli. Eğer casual "yarı resmi" giyim tarzını destekleyen bir ofiste çalışıyorsanız yaşadınız. Alternatifler çok. Ancak daha resmi giyinmeniz gereken bir ofiste çalışıyorsanız şimdiden söyleyeyim, bu yazı size göre değil maalesef. Bu noktada bir eksper olmadığım muhakkak.
Şimdi yarı resmi ofis giyiminin anahtar parçaları nelerdir?

1- Pantolonlar: Jean giyilebilen bir işyerinde çalışıyor olsanız bile her allahın günü de jean giymek olmaz. Giydiğiniz zaman bile kot pantolonunuzun düz bir renk ve kesime sahip olmasına dikkat edin. İşlemeli, boncuklu, taşlanmış, aşırı düşük belli ya da yırtık pırtık jeanlerinizi lütfen haftasonuna saklayın. Buna alternatif olarak jean kesimine ve kumaşına sahip ancak siyah renkte olan bir pantolon almanızı öneririm ki gerçekten de hayat kurtarıcı. Lakin bu tip pantolonları düz bir tişört ve hırkayla ya da gömlek ve ceketle kombinleyip hayatınızın sonuna kadar mutlu mesut yaşayabilirsiniz. Onun dışında yine aynı kesime sahip, kanvas camel rengi bir pantolon da bence olması gereken parçalardan bir diğeri. Pantolonlar tamam. Gelelim üstlere.

2- Üst giyim: Kafaları fazla karıştırmaya gerek yok. Beyaz gömlek dünyanın en kolay bulunan, alınan ve giyilebilen parçasıdır. Klasik kesimi tercih edin her zaman. Çok dar olmasın yoksa düğmeler arasından sütyeniniz görünür ki kötü bir görüntüdür bu. Bunu önlemek için minik bir ipucu. Düğmeler arasına şeffaf çıtçıt diktirirseniz konuyu halletmiş olursunuz. Ya da pratik çözüm için çift taraflı bant öneriyorum. Minik bir parça kesip araya yapıştırısanız durumu çözmüş olursunuz. Gömlekten hariç ne olabilir. Tabii ki düz ve iyi kesimli bir tişört. Ben Beymen Club'un paket içinde satılan 3'lü tişörtlerini ve Hülya Avşar'ın Mudolarda satılan beyaz tişörtlerini çok beğeniyorum. İyi kesimli jean, beyaz tişört ve ceket bence en şık üçleme. Kışın da siyah boğazlı ya da sıfır yaka siyah trikolara yatırım yapmak akıllıca olabilir. Siyah giyim denilince aklıma geldi. Dove'un müthiş bir deodorantı çıktı. Invisible Dry. Mucizevi. Özellikle sizler de benim gibi çok sık koyu renk giyiniyorsanız bu deodorant tam size göre. Hem harika koruyor hem de koyu renk giysilere asla bulaşmıyor. Acilen denemenizi tavsiye ediyorum.

Gelelim hırka ve ceket olayına. Bu noktada biraz para harcayabiliriz bence. Ceket denilince en şık parçalardan birisi blazer'dir. Bir diğeri de chanel kesim ceketlerdir. Bir çok markanın var ama benim favorim blazer'de Ralph Lauren. Ben armalı modellerini seviyorum. Armasızları da var tabii ki. Chanel kesimde ise tabii ki Chanel ama maalesef fiyatları açısından pek ulaşılabilir değil. Yine de benzer kesimleri bulmak mümkün. Zara'da, DKNY'da var. Hatta İpekyol'dan aldım ben geçen hafta. Muhteşem. Mutlaka İpekyol'u bu sezon ziyaret edin. Beğeneceksiniz. Ralph Lauren'ı yurtdışından getirtmek mantıklı lakin İstinye Park'taki Ralph Lauren çok sınırlı sayıda getiriyor. Hırkalara gelince, yazlık ince, kısa ya da tuvakar kollu hırkalar çok kullanışlı. Hele benim gibi çizgili meraklısıysanız çok şanslısınız lakin bu sene heryerde çizgili bir şeyler bulmak mümkün. Ama şu asimetrik kesimli hırkalardan size de fenalık gelmedi mi? evet bir ara çok seviyorduk ama şimdi heryerde ve herkeste. E ama yeter. Siz gelin beni dinleyin, paranızı her zaman için klasiklere yatırın. Kaşmire mesela.


3- Ayakkabılar: Şimdi jean ya da jean kesimli pantolonu daha da güzel gösteren her zaman için yüksek topuktur. Bu noktada seçimi size bırakıyorum. Yaz geliyor. Muhtelif ayakkabılar vitrinleri süslemeye başladı bile. Ama mutlaka siyah bir çift (deri ya da rugan) önü ve arkası kapalı ve bir adet de önü açık ayakkabıyı dolabımıza yerleştirmemizda fayda var. Neden? Çünkü hem risksiz hem de asil. Herşeyle uyum gösterir. Bir de ten rengini düşünebilirsiniz. Camel da denebilir. Hem sakın unutmayın. Ten rengi ayakkabı etekle giyildiğinde her zaman için bacak boyunu uzun gösterir. Ayakkabıda mutlaka deriyi tercih edin. Vinyl ayakkabılar ayağınızın hava almasını engeller ve terletir. Önü açık ayakkabı için bir ricam var hanımlar: Lütfen lütfen açık ayakkabıları manikürsüz giymeyelim ve milletin göz zevkini bozmayalım. Yazıktır.













4- Saçlar, makyaj ve daha neler neler: Ofise gelirken saçlarımızın yataktan çıktığımız haliyle olması kabul edilebilir bir durum değil biliyorsunuz. En güzel ofis saçı bence uzun saçlar için at kuyruğudur. Ama lütfen saçlarımızı yüzümüzü yıkarken taktığımız kumaş saç lastikleriyle bağlamayalım. Çok güzel tokalar var. Hatta ben kadife ya da saten kurdeleleri de çok şık buluyorum. Kıyafetinize uygun kurdeleler alabilirsiniz. Altında lastik bile olsa görünmez. Saçınızı açık bırakacaksınız bir zahmet fönlemeyi ya da fönletmeyi göze almanız gerekiyor. Unutmayın orası bir işyeri. Müşterilerle ya da dış firmalarla da görüşüyorsunuz ve sizin nasıl göründüğünüz aynı zamanda çalıştığını şirketle ilgili de ipucu verir. Boyası gelmiş saçlar için bir tavsiyem var. Dipten beyazlar göründü ama boyaya gidecek vakti yok: Hemen eczaneden Rashell adında bir saç rimeli alıyorsunuz ve saç diplerine hafifçe sürüyorsunuz. İnanılmaz işe yarıyor. Tırmaklarda en güzel oje ten rengi ya da hafif pembe tonlarıdır. French de alternatif ama artık french'ten sıkılmadık mı? Güzel bir kırmızıya da hayır diyemeyiz tabi. Favorilerim Chanel Inattendu ve Nars Dovima. Deneyin, vazgeçemeyeceksiniz.



5- Çanta: Size bu konuda verebileceğim en önemli tavsiye: Lütfen ama lütfen taklit çanta kullanmayın. Çantaya milyonlarca para dökün demiyorum size. Çok beğendiğiniz ama pahalı olan bir çanta mı var. Onun taklidini almak yerine emin olun ararsanız benzer bir modeli, taklit arması olmaksızın alabilirsiniz. Size önerebileceğim bir iki marka varsa Longchamps ve Furla'dır. Bunlar iyi yatırımlardır. Fiyatları çılgınca uçuk değil ve modeller gerçekten de zamansız. Ben kendi Longchamp'ımı yaklaşık 7 yıl önce almıştım. Hala kullanıyorum. Taş gibi. Bu arada Kate Moss'un Longchamp için tasarladığı çantalara da bir göz atmanızı öneririm. Ben yukarıda ayakkabıların yanında resmini göreceğiniz kahverengi modele bayıldım.

6- Makyaj: Bir iki cümle de makyajdan bahsetmek isterim. Sabahları evden ne kadar çabuk çıkarsak o kadar iyi değil mi? Ben hayatımı buna kafa yorarak geçirdim. Ve en sonunda buldum sanırım. Aslında ofis makyajı yapmak 5 dakika sürebiliyor. Nasıl mı? Önce bazı alışkanlıklarımızı değiştireceğiz. Ben öncelikle fondoten, göz altı kapatıcı ve pudra kullanmaktan vazgeçtim. Yerine renkli nemlendirici kullanmaya başladım. Sonuç harika. Bir seferde hem nemlendirmiş hem de hafif renk vermiş oluyorsunuz. Ben sisley kullanıyorum. Tamamen botanik bir ürün. Bir de Juvena. Göz makyajında ise eye-liner gibi vakit alan uygulamalardan vazgeçtim. Gözlerinizin sadece altına kalem çekmeyi ve üstüne de rimel sürmeyi deneyin. Ben göz kalemlerinde MAC'i seviyorum. İnanılmaz renk seçenekleri var. Lacivert ve mürdümü öneririm. Bir de allık sürdük mü Voila! Vaktiniz kalırsa hafif bir far da sürebilirsiniz ama bence hiç kasmaya gerek yok.

Hepinize iyi çalışmalar :)